ABD ve Vicdan: Irak’ın İşgali

0 Paylaşımlar

Arka Plan

16 Temmuz 1979’da Ahmed Hasan El-Bekr’in kalp krizi geçirmesiyle devlet başkanı olan Saddam Hüseyin; göreve gelir gelmez agresif dış politikası, mezhepçi/milliyetçi ekseni, sert diktatörlüğü ve sosyal devlet anlayışını güçlendirmesiyle dünya kamuoyunda büyük dikkat çekti. Irak, Arap milliyetçiliğini ve sosyalizmi benimsemiş bir akım olan Baasçılığın o dönemki en önemli temsilcisi olan Saddam’ın döneminde yükselişe geçmişti. Hükümdarlığının ilk yıllarında muhalif sesleri şiddetle bastırarak bir korku imparatorluğu yaratan Saddam’ın en büyük ideali Arap toplumunun önderi haline gelmek ve petrolden elde edilen gelirle Irak’ı süper güç haline getirmekti.

Saddam’ın agresif dış politikasının ilk ürünü Eylül 1980’de ortaya çıktı. Bölgede askeri ve ekonomik açıdan iki büyük güç olarak gösterilen Irak ve İran’ın arası, iki ülkenin de batı karşıtı olmasına rağmen mezhepsel sebeplerden dolayı iyice gerildi. İran İslam Devrimi’nin Irak içindeki Şii nüfusu etkilemesinden rahatsız olan Saddam, Huzistan/İran’da çıkan olayların ardından Sünni nüfusa özerklik verilmesini istedi, 1975’te imzalanan Cezayir Antlaşmasını tanımadığını belirtti. Şattürap su yolunun üzerinde hak iddia eden ve İran’dan Irak’ın iç işlerine karışmamasını isteyen Saddam, 16 Eylül’de Şattürap Antlaşmasını feshetti. İran ise Irak’ın hiçbir talebini kabul etmeyince Irak ordusu 22 Eylül’de sınırı geçerek İran’ın petrol kuyularını işgal etmeye başladı. Bunun üzerine İran ordusu, Basra limanını ve Bağdat’ı bombaladı. Irak ise Tahran’a bomba yağdırmaya başladı. Savaşın başındaki Irak ilerleyişi, İran’ın sıkı savunmasıyla yerini yıpratma savaşına bıraktı. İki taraf da birbirinin petrol kaynaklarına saldırıyordu. İran’ın petrolün büyük bölümünü elinde bulundurması ve savaşta bir türlü aşılamaması nedeniyle Batı ve Arap ülkeleri Irak’a destek verdi. Bir türlü ilerlemeyen savaş 1988 ağustosunda yapılan bir ateşkes ile sonuçsuz sona erdi. İran-Irak Savaşı, yaklaşık bir milyon insanın hayatına mal oldu. Savaşın sonucunda İran-Irak sınırı değişmedi.

Irak; İran savaşının sona ermesinden 2 yıl sonra, 2 Ağustos 1990’da, komşusu Kuveyt’i işgal etmeye başladı. Bu savaşa I. Körfez Savaşı adı verilecekti. Kuveyt’in petrol gelirlerinden yararlanmayı hedefleyen Saddam, Batı dünyası ve diğer Arap ülkelerinden büyük tepki gördü. Irak’a ticari ambargo uygulanmaya başlandı. Birleşmiş Milletlerin askeri müdahaleye onay vermesi ile Irak, ABD önderliğindeki bir askeri ittifak tarafından 28 Şubat 1991’de Kuveyt’ten çıkarıldı. Yenilginin ardından Irak’ın güneyinde Şiiler, kuzeyinde ise Kürtler isyan bayrağı çekti. Saddam isyanları çok sert şekilde bastırıp olaylar büyük bir katliam noktasına varınca Türkiye ve İran’a 1.5 milyon kişi göç etti. Bunun ardından ABD’nin önderlik ettiği “Huzuru Temin Operasyonu”nda Kürtler için Kuzey Irak’ta özerk bir bölge kuruldu. Irak kan kaybediyordu.

ABD raporlarında Irak’ın kitlesel imha silahlarına sahip olduğunun açıklanması başka bir kriz yarattı. Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu Irak’ta nükleer, kimyasal, biyolojik silah olup olmadığı konusunda çalışmaya başladı. Ağustos 1998’de bu komisyonun müfettişlerinin ABD ajanı olduğunu iddia eden Irak, tüm araştırmayı durdurdu ve anlaşmaları askıya aldı. Yıllar sonra; nükleer araştırma için gelen komisyonun ABD ajanı olduğu kanıtlanacak ve Saddam’ı sorgulayan CIA ajanı John Nixon, Irak’ta kitlesel imha silahlarının asla olmadığını bildiklerini itiraf edecekti.

Doğruluğu asla kanıtlamamış olan kitle imha silahlarının varlığı, 1998’de ABD’nin ve Birleşik Krallığın Irak’ı bombalamasıyla sonuçlandı. Bombalar, ortada tesis veya silah olmamasına rağmen “kitle imha silahlarının üretildiği tesisleri” hedef almıştı.

2000 yılında ABD’de yapılan başkanlık seçimlerini George Bush kazandı. Irak’ı özgürleştirip Saddam’ı devireceğini seçim kampanyası sürecinde sıkça dillendiren Bush, seçildikten sonra Birleşmiş Milletler zirvelerindeki konuşmalarında da “kitle imha silahlarının varlığı nedeniyle” Irak’ın durdurulmasının gerekliliğini vurguladı. Saddam ise kitle imha silahlarının hiç var olmadığını ısrarla vurguladı ve tarafsız bir heyetin bu konuda araştırma yapmasını istedi.

Irak ile gerilimin dozu gitgide artarken ABD, 11 Eylül 2001’de tarihinin en büyük felaketlerinden birini yaşadı. El-Kaide militanlarının uçakla Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’u hedef alıp 3 bine yakın kişiyi öldürmesi ile dünya bambaşka bir devre doğru yol aldı. El-Kaide ile ilişiği bulunduğunu bahane ederek Afganistan’a giren ABD ordusu, aynı sebepten Irak’ı da işgal etmeyi planlıyordu. Ancak ellerinde Saddam ile El-Kaide’nin ilişkisine dair kanıt bulunmuyordu. ABD, istediği bahaneyi yine ortaya koyacak delili bulamamıştı.

2002 yılında Bush, Irak işgali için zemin hazırlamaya başladı. Irak’ın asla kitle imha silahına sahip olmaması gerektiğini ve Birleşik Devletler’in buna izin vermeyeceğini söyledi. Saldırıdan bir yıl sonra, 12 Eylül 2002’de Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşmada Irak işgalini resmi olarak dillendirdi. Bu açıklamaların ardında Almanya ve Fransa Bush’a destek vermezken Birleşik Krallık Bush’un yanında kaldı. Yapılan tartışmalar sonucu Irak’ta kimyasal silahların varlığının araştırılması için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1441 sayılı kararı kabul edildi. Saddam Hüseyin’in de araştırmaya onay vermesiyle Şubat 2003’te, uzmanlar Irak’ı incelemeye aldı. İnceleme sonucunda kitle imha silahlarının varlığı tespit edilemedi. Ancak ABD, bu sefer de Irak’ın kitle imha silahlarını sakladığını iddia etti. Ayrıca Saddam’ın El-Kaide ile bağlantısı olduğunu ileri sürdü. 2004’te yayınlanan bir rapor, El-Kaide bağlantısının söz konusu olmadığını ortaya koyacaktı.

İşgal

Herhangi bir somut delil olmamasına rağmen, Mart 2003’te başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere; Birleşik Krallık, Polanya, Avustralya, İspanya, Danimarka ve İtalya işgal için askeri hazırlık yapmaya başladı. Bunun yanında ABD, Irak’ın kuzeyinde bulunan Peşmerge kuvvetleri ile işgal için işbirliğine vardı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bush, 17 Mart 2003’te halka karşı yaptığı konuşmada Irak’tan bahsetti. Saddam Hüseyin’den Bağdat’ı teslim etmesini, iki oğlunu alıp Irak’ı terk etmesini istedi. Bu taleplerin yerine getirilmesi için de 48 saat süre verdi. Saddam ise ülkesini ölene kadar savunacağını bildirdi. Bu açıklamaların ardından birçok ülkeden savaşçılar Irak’ı savunmak için Suriye üzerinden sınırı geçti.

20 Mart 2003 günü saat 05:34’te Irak’ın işgali “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu” adıyla başladı. İşgal için Suudi Arabistan, Ürdün ve Kuveyt topraklarını kullanmayı planlayan ABD, Türkiye’nin topraklarını da kullanmak istedi. Ancak 1 Mart Tezkeresi mecliste reddedildi ve Türkiye bu işgalde topraklarının kullanılmasına izin vermedi. Bunun üzerine ABD, işgal için Kuzey Irak topraklarını kullanmaya başladı.

İşgalin ilk saatlerinde Irak ordusunun iletişim sistemleri hedef alındı ve iletişim ağı yok edildi. Irak ordusunda saf değiştirme, firar ve itaatsizlik baş gösterdi. İşgal güçleri Um Kasr Limanı’nı ve çevresindeki petrol kuyularını ele geçirmek, buradan ikmal yapmak istiyordu. Bu yüzden işgalin ilk hedefi oldu. ABD, İngiltere ve Polonya birlikleri Irak ordusunu buradan kuzeye doğru sürmeye başladı. 29 Mart’ta güçlü Nasıriye savunmasının da kırılması ile işgal güçleri Bağdat’a oldukça yakın bir noktada bulunan Kerbela şehrine doğru ilerleyişe geçti. Kerbela’yı da kontrol altına alan işgal güçleri, 5 Nisan’da Bağdat’a girdi. Bağdat’ta ABD ordusunu silahlı direnişçiler karşıladı ancak zaman geçtikçe direnişin şiddeti giderek azaldı. 9 Nisan’da Bağdat düştü ve Saddam’ın görkemli heykeli yıkıldı. Saddam ise ortadan kaybolmuştu, ancak hayatta olduğunu bildiren mesajlar yayınlıyor ve halkını savaşa çağırıyordu. Ancak Irak halkının bir bölümü şimdilik ABD askerlerinin işgalinden oldukça memnun gözüküyordu, Saddam diktatörlüğü sona ermişti nasıl olsa. Daha kötü bir yönetimin var olamayacağına inanıyorlardı. Ancak işler kısa sürede değişecekti.

İşgal güçlerinin Irak’ı kontrol etmesiyle Irak genelindeki aşiretler birbirine girdi. Bunun yanında Kut ve Nasıriye şehirleri, Bağdat’ın düşmesinden hemen sonra yeni ülkede hakimiyet kurmak için birbirlerine saldırılar düzenledi. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Sünniler ile Şiiler de gruplaşarak birbirlerine saldırmaya başladı. Şehirlerin arasındaki savaş, Bağdat’ın başkent sıfatını korumasıyla sona erdi, ancak mezhep ve aşiret savaşları son hızıyla devam etti

İşgal Sonrası

Amerika’nın “Irak’ı özgürleştirmesi” Irak halkına oldukça pahalıya patladı: 2003-2011 arasında 1 milyonu aşkın sivil ölüm yaşandı ve nüfusun %16’sı (4.7 milyon kişi) evinden oldu.

Irak işgalin başladığı günden günümüze kadarki süreçte her zaman kaos içinde kaldı. İşgalden kısa süre sonra milliyetçiler ve Sünniler yabancı güçlere karşı Irak Direnişi’ni başlattı. Otoritesizliğin bir sonucu olarak ülke içindeki terör örgütleri güçlendi. İleride tüm dünyanın korkulu gözlerle izleyeceği cihatçi terör, ülke sınırları içinde destek bularak yükselişe geçti. Sünniler ile Şiiler arasındaki çatışmalar alevlendi. Ülke içinde İran’ın, ABD’nin, Rusya’nın destek verdiği irili ufaklı onlarca grup oluştu. 2011 yılında ortaya çıkan Irak İsyanı ve Suriye İç Savaşı ile 2014’te yaşanan Irak iç savaşı ülkeyi yıkıma sürükledi. Irak, işgal edilmesinin ardından tüm dünyada yaşam standartları en düşük ülkelerden biri olarak kabul edildi. Sonu gelmeyen terör faaliyetleri, işgalci güçlerin zalimliği ve siyasi istikrarsızlık Irak halkının Saddam’ın zalim diktatörlüğünü bile mumla aramasına sebep oldu.

13 Aralık 2003’te dünyayı sarsan bir haber geldi. Saddam Hüseyin, Tikrit yakınlarındaki bir çiftlikte canlı ele geçirildi. 30 Aralık 2006’da asılarak idam edildi.

Ağustos 2008’de Irak ile ABD arasında SOFA Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre; ABD birliklerinin tamamını beş yıl içinde Irak’tan çekecekti. Bunun yanında Irak mahkemelerinin, Amerikan askeri personel ve ABD şirketlerinin çalışanlarını yargılayamayacağı, savunma ve içişleri bakanlığı gibi bazı bakanlıklar ile istihbarat gibi stratejik noktaların ABD gözetimine bırakılacağı, ABD’nin Irak’ta özel cezaevleri olacağı, Amerikalı askerlerinin, Irak’tan terörist grupları destekleyen herhangi bir ülkeye operasyon düzenleyebileceği maddeleri yer alıyordu. 15 Aralık 2011 tarihinde Bağdat’ta bulunan Amerikan Üssü’nden son Amerikan Bayrağı’nın indirilmesiyle savaş resmen sona erdi. ABD dışişleri bakanı John Kerry, savaşın vahim bir hata olduğunu söyledi.

Yalanlar

ABD’nin Irak’a girmesindeki en büyük sebep olan “kitle imha silahlarının” varlığı hiçbir zaman kanıtlamadı. Birleşmiş Milletlerin önerisiyle Irak’ta inceleme yapan heyetin bulguları, CIA ajanlarının itirafları ve 2004 tarihli Duelfer Raporu’nun tespitleri; Irak’taki kitle imha silahları programlarının 90’ların başında tamamen sona erdiği ve bir daha böyle bir işe girişilmediği yönündeydi. Bir diğer işgal gerekçesi olan Saddam-El Kaide işbirliği ise 2004 sonbaharında yayınlanan bir rapor ile yalanlandı ve Bush hükümetinin kanıtları manipüle ettiği tespit edildi. Bu “işbirliği” hiçbir zaman kanıtlanamadı.

Irak işgali sırasındaki bir diğer popüler hikaye de Amerikan askeri Jessica Lynch’in başına gelenlerdi. 23 Mart 2003’te Nasıriye yakınlarında konvoyuyla birlikte pusuya düşürülen 19 yaşındaki Lynch’in diğer 11 Amerikan askeri gibi öldüğü zannedildi ancak baygın halde ele geçirilen Lynch, Iraklılar tarafından esir alınıp bir sivil hastaneye götürülmüştü. Bir Iraklı işbirlikçinin Jessica Lynch’in yerini ihbar etmesiyle Amerikan askerleri yıllar boyu filmi çekilecek “destansı” bir kurtarma operasyonuna başladı: İçinde sadece silahsız Iraklı sağlık personelinin bulunduğu bir hastaneyi ele geçirdiler. Jessica Lynch’in Iraklılar tarafından işkenceye ve tecavüze uğradığı haberleri dünyanın en büyük medya kuruluşlarının manşetlerini süsledi. Ancak Lynch, yıllar sonra Iraklıların kendisine işkence veya tecavüz etmediğini, aksine çok iyi muamele gördüğünü açıkladı. Bunun yanında kendisinin direnmeden, baygın ele geçirilip esir alınmasına rağmen medyada kahramanmış gibi lanse edilmekten rahatsız oluğunu dile getirdi. Zira pusuda ölen siyahi ve Kızılderili Amerikan askerlerinin adı hiç geçmemişti.

İşgal Kuvvetlerinin Muamelesi

Başta ABD ordusu olmak üzere işgal kuvvetlerinin Irak’ta sivil halka yönelik işlediği katliam ve tecavüzlerin sıklığı oldukça fazla olsa da bazı spesifik olaylar olmasaydı durumun vehametini açıklamak oldukça güç olacaktı. Kamuoyunu ayağa kaldıran belli başlı olaylar, büyük bir farkındalık oluşmasına yol açtı.

Amerikan ordusu, ilerleyişi sırasında Ebu Gureyb cezavevini de ele geçirmişti. Bu cezaevindeki mahkumlara ABD askerlerinin işkence ve tecavüz ettiği ortaya çıktı. Ortaya çıkan fotoğraflar kamuoyunda dehşete neden oldu. Ebu Gureyb’ten sorumlu general J. Kaprinski, Ebu Gureyb Cezaevi’nin askeri istihbarat tarafından yönetildiğini, taciz ve kötü muamelenin fiilen resmi politika olduğunu ve sorgulamalara CIA ajanlarının da katıldığını belirtti.

12 Eylül 2004 sabaha karşı Hayfer caddesindeki Iraklı direnişçiler, Amerikan askerlerine bombalı saldırı düzenledi. Olay sonucunda bir Amerikan zırhlısı kullanılmaz hale gelirken bölgeden birçok sivil zırhlının yanında sevinç gösterileri yapmaya başladı. Sevinç içindeki halkı görüntülemek için basın mensupları da olay yerine ulaştı. Sevinç gösterileri sürerken bir Amerikan helikopteri sivillerin arasına iki füze yolladı ve ağır makineli tüfek ateşine başladı. 13 sivil hayatını kaybederken 60 sivil de yaralandı. Ölenler arasında el-Arabiye muhabiri de vardı. ABD, füzelerin sivillerin zırhlıyı yağmalamasının önüne geçmek için atıldığını iddia etti. Ayrıca ölen kişilerin sivil değil, direnişçi olduğunu öne sürdü. Ancak bu iddia Reuters’ın video kayıtları ile kolayca çürüdü.

12 Mart 2006 tarihinde Yusufiye’de uzun süredir Amerikan askerleri tarafından taciz edilen 14 yaşındaki kız çocuğu Abir Kasım Hamza El Cenabi’nin evine baskın düzenlendi. Baskını düzenleyen 4 Amerikan askeri; Green, Cortez, Spielmann ve Barker, Abir ve ailesini ayrı odalara koydu. Abir’in annesini, babasını ve 6 yaşındaki kardeşini öldüren askerler Abir’e tecavüz etti. Daha sonra Abir’i de öldürüp bedenini ateşe verdiler. Daha sonra da yaptıklarını kutlamak için evden ayrıldılar. Amerikalılar evden ayrılınca komşular eve girdi ve vahşetin izlerini gördü. Kısa sonra eve varan Abir’in 9 ve 11 yaşındaki diğer kardeşleri de evdeki cesetlere şahit oldu. Abir’in amcası yetkililere ihbarda bulundu ve Iraklı askerler bölgeye ulaştı. Iraklı askerlerden sonra bölgeye birkaç Amerikan askeri de geldi, failler de bu askerlerin arasındaydı. Faillerin söylediğine göre, bu vahşetten Sünni isyancılar sorumluydu. Ancak 1 gün sonra katillerden Steve Green’in suçunu ağzından kaçırması ile olayın asıl yüzü anlaşıldı. Bu olay ortaya çıksa da üst birimlere uzun süre sonra bildirildi. Ekip arkadaşlarından birinin ifadesine göre 4 asker; Abir’e tecavüz etmeyi ve “birkaç Iraklı öldürmeyi” günlerdir planlıyordu. 4 asker de müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Steve Green, mahkumiyetinin sekizinci yılında kendini astı.

16 Eylül 2007’de ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin konvoyunu koruyan özel güvenlik şirketi Blackwater’ın yetkilileri; Nisur meydanında konvoya doğru yaklaşan araçlara ateş açarak 17 sivilin ölümüne, 20 kişinin yaralanmasına sebep oldu. Bu olayın Blackwater’ın Irak’taki çalışma izni askıya alındı. Irak hükümeti, Blackwater güvenlik şirketi üyeleri ABD vatandaşı oldukları için onları yargı önüne çıkaramadı ve ülkedeki ABD Silahlı Kuvvetleri ile özel güvenlik şirketlerinin Irak kanunları karşısında dokunulmazlıkları açıkça belli oldu. Olayın failleri daha sonra Donald Trump tarafından affedildi.

Saddam’ın Irak’ı demir yumrukla yönettiği, ülke içindeki birçok kesime baskı uyguladığı ve dış politikada oldukça saldırgan bir tutum izlediği aşikar olsa da; işgal kuvvetlerinin ülkeyi benzeri görülmemiş bir kaosa ittiği inkar edilemez bir gerçek. Saddam heykelini yıkan Kadim Şerif Hasan el Jaburi’nin “Şimdi o heykeli yeniden dikmek isterdim.” sözleri bunu kanıtlar nitelikte.

Deneyimlerini İfadelerle ve Yorumunla Paylaş
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

Back To Top